| YANGINDA YOYULANLAR –II- |
| M. Ali KILINÇ tarafından yazıldı. |
| Salı, 02 Haziran 2009 19:29 |
|
YANGINDA YOYULANLAR… ‘’Bizim Taşeli Diyar’ından olup da, benim gibi ömürlerini gurbette geçirenlerin, gönüllerinin yarısı hep nisan ayında pelit diplerinde öbek öbek açan mis kokulu mor sümbüllere, piynar çalılarına komşu sarı çiçekli çiğdemlere, ağustos sıcağında taş aralarından ansızın fışkıran sergi çiçeklerine, bir salkım siyah takkara üzümüne takılı kalanların, arkalarında köylerinde bıraktıkları yaşlı ana babalarına, kendilerinden çok daha yakın olan, onlar ateşlenip bir yatağa düştüklerinde önlerine bir bardak su, bir tas çorba koyan, komşu evin gelini, aşağı yukarı benimkine benzer, mutlaka, bir “gelin abaları” vardır. İşte benim gelin abam da, köyümüzün yollarında, kendisini devamlı hep iki adım arkasından takip eden, peşinden ayrılmayan bir oğlak veya çebiçle gezerken hatırladığım, çocukluğumun dört belikli saçlı, şimdilerin kınalı saçlı teyzesi, ama benim için hala çocukluk yıllarımın yörük güzeli, komşu evin gelini, “Gelin Abam”dır o.’’ Yazının birinci bölüm için link: http://www.gulnarlilar.org/yazarlar/yanginda-yoyulanlar.html
( BÖLÜM –II-) Sanırım ziyaretimin üçüncü günüydü. Akşam üstü, komşular akrabalar, kardeş, yeğen, köyde yangından zarar görmemiş çok az sayıdaki evlerden birinin önünde toplanmış sohbet ediyoruz. Sohbet konusu yine yangın üzerine. Yangın felaketinde, altı büyükbaş, bir o kadar da küçükbaş hayvanını kaybetmiş bir akrabam, parmağıyla karşı dağın yamacını göstererek, yamaçta bir görüntü dikkatini çekiyor mu diye sordu. Dağ yamacına dikkatle bakmama rağmen, yangınından geriye kalan kırmızı siyah karışımı renk denizinden başka dikkatimi çekecek bir şey görememiştim. Yamaçta dikkatimi çekmesi gereken ne var ki diye sordum. Daikkatli bakın. Dağın yamacında, yukarıdan aşağı inen ince şeritler halinde, yangından zarar görmemiş yeşillikler göreceksin dedi. Dikkatli bakınca şeritler halindeki yeşil bölgeleri ben de gördüm. Evet, niçin,dedim. O yangından zarar görmeyen yeşilliklerin bir kısmının diplerinin taşlık sırtlar olduğunu, çam ağaçlarından dökülen çam yapraklarının, ağaçların diplerinde yanlara kayarak, ağaçların dibinde birikmediğini, diğer yeşil şeriritlerin ise, kaçak göçek ormana giren davarın, sığırın, gezip dolaştığı taraklarda, hayvanların ağaçların altındaki çam pürlerini ayaklarıyla ezip toprağa karıştırmaları nedeniyle, dip yangınının o bölgelerde ilerleyememesidir dedi. Ve ekledi; devlet ormana zarar veriyor diye yıllarca kıl keçisi için demediğini bırakmadı. Aksine devlet bu yörede davarcılığı teşvik etmeli, tıpkı yıllar önce olduğu gibi orman davar sürüleriyle dolmalı dedi. Yangından kurtulabilen yeşil şeritlerin bir nedeni de akrabamın anlattığı gibi buysa, bence iddiasında haklı olabilir. Dediğim gibi, yangınla ilgili olarak, köyde herkesin söyleyeceği bir sözü, anlatacağı bir hikayesi var. Sohbetin devamında, komşularımdan birinin anlattığı yangın sonrasının işte ilginç bir olayı. Olayı anlatmadan, şunu hatırlatmalıyım. Doğal olarak, sonuçta benim köyümün kültürü de, her türlü bağnazlıktan uzak, Bektaşi fıkralarını, Nasrettin Hoca gibi dünya çapında bir mizah ustasını bağrından çıkaran, ulusumun hoşgörü ve mizah denizi kültürünün bir parçasıdır. Bu nedenle, benim köyden ayrılmamdan sonra doğmuş, akranım olmayan bir köylüme, köy yerinde “peygamber” lakabını takmışlar. Anladığım kadarıyla, bu lakapla anılan köylümün, isim benzerliği dışında, davranış olarak, peygamberle, haşa, peygamberlikle uzaktan yakından hiçbir benzerliği yok. Sanırım bu kişiye, sadece isim benzerliği nedeniyle bu lakap takılmış. Komşumun anlattığı olay, “peygamber “ lakaplı bu köylümüzün başından geçmiş. Yangından yirmi gün kadar sonra olsa gerek, “Peygamber”, köyün aşağısında, türbeli mezarlığın denginde, yaz aylarında suyu kuruyan, ama bazı yerlerinde su birikintisi kalan derenin kıyısında, nadir olarak yangından kurtulabilmiş çalıların birinin gölgesinde oturup, yakıcı sıcaktan korunmaya çalıştığı bir sırada, kulağına bir çatırtı gelmiş. Etrafı kolaçan edip dikkatlice baktığında, bir de ne görsün; az ileride, bir yaban domuzunun, dere yatağında bulunan, içine bir domuzun çökeceği kadar derinlikte olan su birikintisinin bulunduğu böğetin içine çöktüğünü görmüş. Yanında silah olarak, bir bıçağı bile yokmuş. Bizim “Peygamber” ne yapacağını şaşırmış. Hayvanı ürkütmeden oradan yavaşça sıvışıp, köye gelmiş. Köyden bir kırma tüfek bulup, domuzu gördüğü yere geri dönmüş. Bakmış ki domuz hala orda suya çökmüş durumda bekliyor. Çekmiş tüfeği domuzu vurmuş. Ölen hayvanı incelediğinde, onun da yangın felaketinden payına düşeni aldığını görmüş. Hayvanın sırtı ve paça tüyleri kavruk, her yeri kurum içinde, ayak tırnaklarında yanık izleri varmış. Anlatılanları dinleyip, hayvancağızın da, yurdu yuvası yangından zarar gören köylülerimle aynı kötü yazgıyı paylaştığını öğrenince, acıdım, üzüldüm. Deyim yerindeyse, ömrümde ilk defa kendimi, bir domuzdan yana hissettim. Sohbetin bir yerinde, işi muzipliğe vurup, şimdi prefabrik geçici evler mahallesinde bulunan, altında insanların günlük mesai yaptığı gölgeliğin oraya gitsem ve “Yardım kamyonu geldi” diye bağırsam, oturanlar acaba ne tepki verirler dedim. Yeğenlerimden biri, “Dayı geç kaldın. Daha önce o şaka birkaç defa yapıldı ve herkes yerinden fırlayıp kamyonun geleceği tarafa koşmaya başladı. Artık kamyonu gözleriyle görmeden kimse tuzağa düşmez” dedi.. Tıpkı 1999 İzmit Körfez Depremi’nden sonra olduğu gibi, yangından sonra da köyde bazı söylentiler almış yürümüştü. Yok arkalarında metruk bir köy damı bırakarak köyden yıllarca önce çıkıp, Adana'ya Mersin'e yerleşen kimileri, yangından hemen sonra köye dönüp, asıl zarar görenlerden önce, yapılan yardımlardan yararlanmak için sıraya girdikleri söylentilerini mi istersiniz, yok bu gıda yardımı olarak verilen, kullanma tarihi geçmiş, makarna pirinç yardımlarını arabalarına doldurup, gidip Adana'da Mersin'de marketlere satmaya çalışanlar hakkında anlatılan söylentileri mi istersiniz, haklarında aldıkları yardımlarla market açtığı söylentileri çıkanları mı istersiniz. Anlayacağınız bini bir para dedikodular almış yürümüştü.
Yangının hemen arkasından, acilen devlet bütçesinin afet fonundan, köyde yanan ev başına ödenmek üzere bir tahsisat yapılmış. Yangında tamamen yanan, yangından önce yarı yıkık halde olan, benim içinde doğduğum ve çocukluğumun geçtiği köy damı da, ev hesabına alınmış, bu ev için de ödenek ayrılmış. Köyü yangın ertesi ziyaret nedenlerimden biri de, pay sahibi olarak, işte bu tahsisatın alınması için atmam gereken bir imzaydı. Anlatılanlara göre, devlet ev başına tahsisat ayırdığı gibi, ayrıca, yangında telef olan keçi, koyun, inek başına ve yanmadan önce ekonomik bir karşılığı olsun veya olmasın, bahçelerde yanan nar, zeytin ağaçları için de, zarar gören yurttaşın bildirimi karşılığı ağaç başına bir miktar ödeme yapmıştı. İşte bildirim karşılığı ödemeyle ilgili olarak, kimi köylülerin, yangından önce 15 kök nar ağacı varsa, 40 kök, 30 kök zeytini varsa 50 kök olarak bildirim yapıp parasını aldığı gibi söylentiler de, köylüler arasında, kulaktan kulağa dolaşıyordu. Sohbetin burasında, bu yanan ağaç karşılığı ödemeyle ilgili olarak, ortaya, bizim yanan yıkık evin bahçesinde de 20 kadar nar ağacı olduğunu, bunun bildirimini yapılsa, acaba karşılığı olur mu, ödeme yapılır mı, bildirim için acaba geç kalınmış mıdır diye soracak oldum. Keşke sormaz olaydım. O ana kadar kenarda oturan, lafa karışmayan "Gelin Abam" söze girdi. Giriş o giriş. Bu arada, madem yeri geldi, “Gelin Abam'ı” size mutlaka tanıtmalıyım. Bizim Taşeli Diyar’ından olup da, benim gibi ömürlerini gurbette geçirenlerin, gönüllerinin yarısı hep nisan ayında pelit diplerinde öbek öbek açan mis kokulu mor sümbüllere, piynar çalılarına komşu sarı çiçekli çiğdemlere, ağustos sıcağında taş aralarından ansızın fışkıran sergi çiçeklerine, bir salkım siyah takkara üzümüne takılı kalanların, arkalarında köylerinde bıraktıkları yaşlı ana babalarına, kendilerinden çok daha yakın olan, onlar ateşlenip bir yatağa düştüklerinde önlerine bir bardak su, bir tas çorba koyan, komşu evin gelini, aşağı yukarı benimkine benzer, mutlaka, bir “gelin abaları” vardır. İşte benim gelin abam da, köyümüzün yollarında kendisini devamlı hep iki adım arkasından takip eden, peşinden ayrılmayan bir oğlak veya çebiçle gezerken hatırladığım, çocukluğumun dört belikli saçlı, şimdilerin kınalı saçlı yaşlı teyzesi, ama benim için hala çocukluk yıllarımın yörük güzeli, komşu evin gelini, “Gelin Abam”dır o. O gelin abam ki, rahmetli anamın vefatında, bir yandan iki gözü iki çeşme ağlayıp, bir yandan cenazeyi yıkadığı gibi, bununla da kalmayıp, hiçbir sünnete, hadise, içtihada uymasa da, ülkeleri coğrafi olarak yılda toplam altmış gün bile güneş yüzü görmediği halde, Kuzey Avrupa ülkelerinin profesörleri, Kuzey Afrika güneşinden üretilecek elektrikten, acaba benim ülkem nasıl faydalanabilir diye şimdiden kafa yorarken, hatta ellerin profesörleri, onlarca kilometre yer altına boşluk tünelleri inşa edip, ulu yaratıcının, bu dünyayı nasıl yarattığının sırrını anlayabilmek, belki de insanlığın böylece yaradana daha da büyük bir saygı duyulmasını sağlayabilmek için gecesini gündüzüne katarken, üç yüz altmış beş günün üç yüz günü güneşli geçen ülkemde, bir yandan bilimi sansür etmekle iştigal edip, diğer yandan geleceklerinin garantisini hanımlarının başına bağladıkları seksen santimlik bez parçasında gören, baston yutmuş tavırlı, uyuşuk beyinli, sanki kenarda köşede güneşin aydınlığından bile nasibini almamış izbe seralarda yetiştirilmiş izlenimi veren, şaşkın, prostatlı kararname profesörlerine inat, ayağında basma şalvarı, başında uçlarını tepesine atıverdiği boncuklu çemberi, erkeklerle beraber mezara girip çapa kürek mezar kazabilen, Taşeli Platosu’nun poyraz kavruğu yüzlü, çatlamış dudaklı, çilekeş kadını, ak saçlı "Gelin Abam" dır o.
Gelin Abam sözlerine şöyle başladı ve devam etti. “Yoyuldu, sarım yoyuldu! Yangından sonra köyde her işin, her düzenin alt üst olduğu yetmezmiş gibi, köyümüzün insanları da komple yoyuldu. Geçen senelerde, bu mevsimde, bir evlek bamyası, beş kök biberi, üç karık domatesi, bir dönüm fıstığı olan herkes, onları sulamak için, dere boylarında, ark kenarlarında, savak başlarında su peşinde koşardı. Yangından sonra ekip diktiği ağacı sebzesi, fıstığı zarar göreni de görmeyeni de, her gün yeni yapılan “laylon” evlerin arasına gerilen çadır gölgeliğin altında, gözleri yollarda, acaba bir yerden bir yardım gelir mi diye, bir işe bakmadan, akşama kadar bekleşiyorlar.” “Ne kadar kocarsa kocasın huylu huyundan vazgeçemiyor. Gençken yeri geldiğinde, ayak yalın, elinden eksik etmediği tüfeğiyle, esik esik, koyak koyak, domuz, kurt peşinde koşan, eski avcı, dayın, seksen yaşındaki İhsan Çavuş, geçen gün, o ihtiyar haliyle, dağ taş demeden, yanan yerleri dolaşmış. Gezdiği yerlerde, Karaoğlan Suyu pınarının üstündeki taşın başında, şaşkın bir çoban aldatan kuşundan başka hiç bir canlıya rastlayamamış. Dağlar taşlar, kuşlar guraplar, yangından çok zarar gördü gülüm çok. Gezip görenler anlattı. İncirciğ’e giderken Sarp’ın üst yanında şişmiş kalmış, kömürleşmiş, beş tane geyik tekesi leşi saymışlar. Kan deresinde 15, Emirhacı ile İngedik arasındaki geçitte de otuz kadar domuz ateşten kaçamamış; bir kısmı yanarak, bir kısmı da yangın dumanıyla bunalarak şişip kalmışlar. Dağlarda, keklik nesli yangın öncesi zaten çoktandır azalmıştı ya, yangından sonra da, ne keklik kaldı, ne tavşan kaldı, ne de tirik. Hepsinin nesli tükendi. Çakallar, tilkiler, alası çıkmamış çil palazlar, ilanlar, koçmarlar, binlerce, milyonlarca büyüklü küçüklü her türden ağaçlar, çamlar, çam toruları yandı kül oldu. Yeşillik olarak, dağlardaki alıçtan, taş armudundan geçtim, köy içinde yeşillik olarak, Allah’ın bir çaltı dikenine, ses olarak da cırcır böcüsü sesine bile hasret kaldık. Sen de her derdi halletmiş gibi, zaten yanmadan önce ahı gitmiş vahı kalmış, bakımsızlıktan üfürsen yıkılmak üzere olan yanık evin önündeki, on kök nar ağacın hesabını sormaya kalkıyorsun.” diyerek sitem etti. Tıpkı çocukluğumda bana hitap ettiği gibi hitap ederek ekledi; “Koçum buralarda işin bittiyse, yarından tezi yok, dön git öte yanına geldiğin yere. Bırak köy aklında, çocukluk anılarında olduğu gibi kalsın. Köyde biraz daha kalacak olursan tıpkı öteki köylülerimiz gibi sen de yoyulacaksın”.
Gelin Aba’mın sözünün üzerine koyacak söz bulamadım. Bu durumda bana, ertesi günü geldiğim yere dönmek için yollara düşmekten başka seçenek kalmamıştı... MEHMET ALİ KILINÇ, 2009 ANTALYA |
Giriş yapmamışsınız.






![]() | Bu Hafta | 74 |
![]() | Bu ay | 1267 |
![]() | Toplam | 93556 |
Yorumlar
BÖYLESİNE BİR MAKALEYİ YAZAN VE YAYINLANMASINI SAĞLAYAN HERKESE ÇOK TŞKKR EDİYORUM.MİLLET OLARAK BÖYLE KONULARI YAZMALI ÇİZMELİ VE GÖRÜŞMELİYİZ.BOŞ SÖZ VE ATIFLARLA DÜZ YOLLARI EĞRİ YAPMAYI BIRAKMALIYIZ.BU .
YAZI GERÇEKTEN ÇOK GÜZEL.
BENDE ŞAHSIM OLARAK BU YANGINDA İLK MÜDAHALE İÇİN ORDAYDIM VE YAPILAN YARDIMLARIN BAZILARINDA GÖREVLİYDİM.YAŞANANLAR BAŞKA HİÇ BİR ŞEKİLDE BÖYLE ANLATILAMAZDI.ANLATIM VE YAŞANIM ORANLA%90 ORANTILI
MİLLETÇE DEĞERLERİMİZİ VE KENDİMİZİ KAYBEDİYORUZ.
Hiç bir övgünün, yanan köyümdeki gidenleri, yoyulanları geri getitmeyeceğini biliyorum, ama övgüleriniz beni yazma konusunda cesaretlendirdi. Teşekkürler, saygılar...
Selam ve saygılarımla
Eskiden de gider gelirdim, ama torun olunca yolum daha çok düşer oldu Gülnar'a... "Dede gel" diyor, daha iki yaşında. Yollara düşüyorum. Her geçişte içim yanıyor o yanık yerleri gördükçe.
Milyarlarca canlı, yüzmilyonlarca ağaç. Kapkara olmuş dağlar.
Yüzyıllar gerek yeniden kekliklerin o topraklara gelmesi için.
Köyümüz, köylerimiz anılarımızdaki gibi kalsa keşke...
Teşekkürler Sayın KILINÇ..
Merhaba.
"Gelin Aba " nın sözüne uyarak, diğer köylüler gibi yoyulmamak için yaşadığın yere dönüp, doğdun yerden gitmek ne kadar acı bir akibet. Ah keşke bunu yaşamasaydık demek ne çaresizlik, ne kadar yakıcı. Köyümüzü çocukluk anılarımızdaki gibi tutabilmek ne kadar zor. Gerçeklere rağmen...
Esenlikte ol.
Selamlarımla.
Mustafa SEVİMLİ Haziran 2009 iZMİR
Gelin Abamın yangın felaktiyle ilgili olarak bana dediklerini önüme gelene anlattığımı duyunca geçenlerde selam göndermiş. “Yangının yoyulanlar sadece anlattıklarımla kalsa iyiydi. Yangından sonra köyümüzde başımıza gelen felaket Allahın dutuna ve murtuna hasret kalmak olsa razıydık. Yangın günü köye helikopterin biri inip biri kalkmıştı. Büyük adamları taşıyan siyah taksilerin biri gelip biri gitmişti. Yangın geçeli neredeyse bir yıl olacak, hemen yapılıp teslim edileceği sözü verilen afet evleri için hala bir çivi bile çakılmadı. Geç olsun da güç olmasın elbet bir gün devletimizin söz verdiği evlerimizin de yapılacağına inanıyoruz. Yanan böcü börtünün, yeşilin, geri geldiğini biz görmesek bile, elli yıl sonra torunlarımız inşalah görecek diyerek umudumuzu koruyoruz. Ancak geri gelmesinden tamamen umudu kestiğim, kaybettiğimiz bir şeyler var ki ne sen sor ne ben anlatayım. Köyümüzde artık herkes evinin önünde bulunan üç tavuğuyla iki çebicinin başında nöbet bekler oldu. Gerisini düşük artık. Sen benim ne demek istediğimi anlarsın. Sesimizi duyan olur mu bilmem ama soran olsun olmasın bunları da anlatıver” demiş.
Gelin Abamın, “sen benim ne demek istediğimi anlarsın” yakınmasını sebebini anlamıştım. Yangın öncesine ait anlatacaklarımın övünülmesi mi yoksa yerilmesi gereken bir durum mu olduğuna siz karar verin. Laf aramızda, bu konuda siz ne yönde düşünürseniz düşünün, köyümdeki durum benim hoşuma giden bir durumdu. Yöremizde çoğu köyde olduğu gibi, yangın felaketine kadar bizim köyümüzde kapı kilitleme adeti yoktu. Herkes çiftine çubuğuna, ekinine dikinine köy damının kapı penceresini örtmeden, kilitlemeden giderdi. Ama köy içinde, yolda gözlerinin ısırmadığı biri görülse, karşılaştığı köy sakinlerinden biri sormasa diğeri mutlaka, yabancı gördüğü kişiyi rahatsız etmeden, bu kişiye kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sorardı. On yıl kadar önce, sanırım şu PKK ile mücadele eden gazilerden intikam alırcasına göz altına almalar başladığında, kahrından intihar eden Emekli Gazi Albay Abdulkerim Kırca’nın mücadele ederken gazi olduğu, bölücü hainlerin, Antalya’nın Serik Bölgesi dağlık kesimine yerleşme teşebbüsünde bulunduğu günlerde olsa gerek, köyümüz yöresinde de, terörist olmaları muhtemel birkaç yabancının görüldüğü söylentileri yayılır. Bu söylentileri duyan köyde bulunan, keseri, tahrayı, nacağı, ne bulduysa kapan herkes dağlara terörist peşine koşar. Anlatmaya çalıştığım böyle bir ortama, yangın sonrası, kesimci deyip, terasçı deyip, dikim işçisi deyip, tomruk nakliyecisi deyip, vadinin içinin Muğlalısından, Muşlusuna değişik insanlardan oluşan orman işçileriyle dolduğunu düşünün. Doğal olarak, zaman zaman köylülerin evinin önünde bağlı çebici ile kümesteki tavukları alışılmadık şekilde kaybolmaya başlar. Gelin Abam’ın “evin önünde nöbet beklemeye başladık” diyerek, geri gelmeyecek diye tasasını çektiği şey, yangından önce köyümüzde olan evlerin kapıları kilitlemeden bırakabilme alışkanlığının artık geri gelmeyeceğidir..
Bir kıvılcımın götürdükleri göz önünde, gözden ırak... Ya getirdikleri ve de getirecekleri. Onlar da göz önünde... Fakat bizden değil, bize yabancı. Bizi bizden götürenler. Yangın el'an sürüyor. Nasıl sönecek .!.
Selamlarımla. Mustafa SEVİMLİ / Haziran - 2009 / İzmir
1 2