|
O YILLARDA GÜLNAR
Geçen yazımda, minicik bir palazdan besleyip büyütüp keklik yaptığım kınalı kekliğimi, babamın Gülnar'da kayıt demiri karşılığı bir demirciyle trampa ettiğini sizlere uzun uzun anlatmıştım. Bu olayın olduğu yılları, ilkokulun dördüncü veya beşinci sınıfında okuduğum yıllarda olmuştu deyip geçiştirmiştim. Peki o yıllar hangi yıllardı diye aklınıza bir soru takılabilir. Haklısınız. Efendim biraz vaktinizi alacağım ama, dilimin döndüğünce o yılları sizlere tarif etmeye çalışayım.
Eski yemyeşil halini aldığını görmek için Allah’tan kırk yıl daha ömür istediğim köyümün ormanlarından elde edilen tomrukların, yeterli yolların ve araçların olmadığı yıllarda,
tomrukları Babadıl'da gemilere yüklemek için, suların kabarık olduğu mevsimlerde, Babadıl Deresi'nin kollarının sularıyla tomrukların sahile taşındığı, Kayabaşı’ndan toplanan, bir zamanların deri sanayiciliğinin vazgeçilmez maddesi pelit palamudu çeftlerinin, benim köyüm Delikkaya’ya adını veren kayalıkların inlerinde depolandığı ve deve kervanlarıyla Taşucu iskelesine taşındığı, bu ürünün yörenin tek kıymetli ihraç ürünü olduğu yılları yaşamadım. Bu yılları sadece büyüklerimin anlattıklarından öğrendim. Babamın kınalı kekliğimi bir kayıt demiri karşılığı demirciye verdiği yıl, bu yıllardan çok sonradır.
Günümüzde bizim oralarda, ne davar sürüleri kaldı, ne deve kervanları, ne de davar sürüleriyle yayla sahil arasında konup göçmeler kaldı. Davar sürüleri kalmayınca, ne dağlarda bizim oraların ağzıyla canavar denilen kurt kaldı, ne de gökyüzünde saatlerce daireler çizerek dönen leş kuşları. Ben ancak o günlerin sonlarına yetişebildim. Çocukluğumda, bu yayla sahil arasında konma göçme olaylarının hikayelerini, daha çok büyüklerimden dinledim. Daha da önceleri, Akdeniz kıyısında, Koçaşlı, Büyükeceli, İncircik gibi kışlak köyleri başta olmak üzere, sahil köylerinde, hemen her ailenin davar sürüleri varmış. Bu aileler sürüleriyle, kışın sahile, yazın sahilden, benim sadece adını duyduğum, Bardat, Almalı Su, Akçaoluk, Bolyaran yaylalarına, deve kervanlarıyla mayıs ayından ekime ayına her yıl, konarlar göçerlermiş. Öyle bir yaylacılık ki, sahilde sadece göçe katılamayacak durumda olan hastalar ve yaşlılar kalır, bu sahilde kalanlara da nasıl olsa ölecek gözüyle bakılır, kefenleri hazır edilip sahilde öyle bırakılırlarmış. Ben çocukluğumda, bu göçebeliği devam ettirmekte olan ailelerden en son dört kadarına yetişebildim. Benim yetişebildiklerim de, yazları yayla olarak daha yukarılara değil, ancak Gülnar çevresine, Aney Alanı, Armut Alanı ve Aney Öreni gibi yerlerde çıkıyorlardı. İşte bu yıllarda, akşam davarı sığırı kaybolup malları dağda geceleyenler, ertesi gün dağda taşta hayvanlarını ararken, kaybolan mallarını canavar parçaladıysa, Toroslar’ın zirvelerinde bundan anında haberi olan, hindi büyüklüğündeki leş kuşlarının, leşlerin bulunduğu yerin üzerinde havada dönüp dönmediğini kontrol için, bir gözleri yerde, diğer gözleri gökyüzünde olurdu. Kınalı kekliğimin, bir kayıt demiri karşılığı satıldığı yıl o yıllardan hayli sonradır..
Sahilden yaylaya gidip gelmelerin develerle, eşeklerle, yaya olarak yapıldığı yıllarda, üzerinde derenin pınarın bulunmadığı yollarda, yazın sıcak günlerinde insanlar, içme suyu ihtiyaçlarını, adına musluk denilen sarnıç benzeri yerlerden giderirlermiş. Musluk, yol kenarında, kuru duvardan örülerek yapılmış, üstü kapalı küçük bir kulübe çardaktan başka bir şey değil. Bu kulübenin içinde ise, yerden biraz yüksek bir set içine toprağa gömülmüş, içine içme suyu doldurulan, tahta kapaklı, ağzı geniş toprak küp bulunurmuş. Bunu kendine iş edinmiş gönüllü kişiler, hayrına sıcak yaz günlerinde küpün içindeki su boşaldıkça, en yakın pınardan kaplarla su taşıyarak bu küpü doldururlarmış. Susayan yolcular, küpün yanında bulunan tas veya kevki ile küpteki gece ayazını yemiş buz gibi sudan içerlermiş. Ben bunların en sona kalanlarından, Büyükeceli - Gülnar yolunun üzerinde, Mollaömerli Köyü girişinde bulunan musluktan su içmişliğim vardır. Ayrıca, aynı yolun bir başka yerinde, diğer bir musluğun kalıntısını hatırlıyorum. Bir kınalı kekliğin bir kayıt demirine satıldığı yıllar, susamış yayla sahil yolcularının susuzluklarını yol üzerindeki musluklardan giderdikleri yıllardan çok sonradır.
Seksen yıl önce düşman işgali geçirmiş olan, vatanımız dediğimiz bu topraklar üzerinde, dünyada başka eşi olmayan bir kurtuluş savaşı sonucu, vatanımızı işgalden kurtarılıp, sıfırdan yeni bir devlet kurulmuş. Bu devleti kurup üzerine titreyen, yoklularla savaşan kadroların son kuşakları henüz ayakta. Ümmet toplumundan bir ulus yaratmak için ilan edilen eğitim seferberliği yıllarında başvurulan bir yöntem olan, askerliğini jandarma onbaşısı olarak yapanlardan seçilip, altı ayda eğitilip üç yıllık köy okuluna eğitmen atananlar henüz hayatta. Köylüyü toplumunu üretici çiftçi yapmak için, okuma yazma öğretilen insanlar sadece okur yazar olarak kalmasınlar, okudukları on kelimelik cümlenin sonuna gelmeden başını unutmasınlar, okuduklarını sadece ezberlemekle yetinmesinler, okuma zevki edinip, eline aldıkları tarım ilacı kutusunun üzerinde yazan kullanma tarifini okuyup anlayabilsinler diye ilan edilen eğitim seferberliğinin henüz dumanı tütmekte. Okumuş eğitimli insanın ülkeye ne kadar gerekli olduğunun farkında olan insanların ülke yönetiminde olduğu bir dönemde, Ürgüp'te eşeğine yüklediği kütüphanesiyle, köy köy dolaşarak yöre köylülerine dünya klasiklerini okutturan ruhun rüzgarları benim köyümde fırtına gibi uzun uzun esmemiş ama, yine de şöyle bir esip geçmiş. Bu ortamın gereği, bu gün inanması güç olsa da, bir köy evinde kitap deyince sadece okula giden çocuğunun "Hayat Bilgisi " kitabı akla gelmiyor, hemen her köy damının duvarında asılı bez çantalı mushafın hemen yanında duvara gömülü dolabın içinde, Mızraklı İlmihal ve Namaz Hocası kitaplarından sonra, o dönemde "Hayber Kalesi", "Sürmeli Bey", "Adem İle Havva", "Aşık Garip", "Kerem ile Aslı" türü halk edebiyatı kitaplarının bulunduğu yılların hemen sonrası benim kınalı kekliğin satıldığı yıllardır..
Seçim akşamları, ahşap kasaları "Ya ya ya şa şa şa Demirkırat çok yaşa" diye bağıran insanlarla dolu üstü açık kamyonların bizim köye kadar geldiği, Gülnar'a cuma günleri pazara gelen köylülere " Kırşehir Vilayeti olur mu kaza" nakaratı ile biten tek sayfalı destanların satıldığı yıllar. Köyümüzde tek bir evde, sebze sandığı büyüklüğünde lambalı radyo, lokum sandığı büyüklüğünde bu radyoyu çalıştırmak için yanında duran "Berec" marka bir pil ve bu pilin üzerinde teneke kola kutusu büyüklüğünde yuvarlak bir pil daha. İşte bu gün bile ezberimde olan, "Burası uzun dalga yüz seksen iki kilo saykıl üzerinden yayın yapan Ankara Radyosu, Milli Birlik Komite Başkanı Cemal Gürsel bu gün…" sözleriyle başlayan ve devam eden cümlelerin içinde çok yer aldığı haberlerin, bu radyodan okunduğu yıllar. Bu yıllar, kınalı kekliğimin bir kayıt demiri karşılığı demircinin birine satıldığı yıllardan hayli öncedir.
Bizim köyün evleri, şehir evleri gibi dip dibe değillerdi. Hala da öyledirler. Yine de bu köy evlerinin aralıkları, insanlar birbirlerini evden eve yüksek sesle çağırdığında duyulabilecek uzaklıktadır. Köyde bir evde batırık yapmak için evin önündeki bahçeden maydanoz biçildiğinde, mis gibi türül türül etrafa yayılan doğal maydanoz kokusunun, çevre evlere kadar ulaşıp, hangi evde batırık hazırlığının yapıldığının komşularca tayin edilebildiği, köyümüzde domatesin henüz "frenk", salatalığın hıyar değil "bostan" diye bilindiği, gübre denince sadece ve sadece sığır tersinin anlaşıldığı, biz köy çocuklarının haftada ayda bir köyümüzden geçen Kör Nuri'nin yeşil jipinin arkasından seğirttiğimiz, çocuk aklımla belirli bir yaşa gelince Kırıkhan'a diş taktırmaya gitmekle Hac'a gitmenin mutlaka yapılması gereken benzer benzer şeyler olduğunu sandığım yıllar, bir kınalı kekliğin bir kayıt demiri karşılığı satıldığı yılların biraz öncesidir.
Benim, ülkede bütün sağlık memurlarının adının "Münir", "Avukat" kelimesinin ise, her adı Naci olan kişinin isminin önüne konulan bir lakap olduğunu sandığım, ülkede her ilçede, adeta yurttaş olmanın zevkini çıkarırcasına her seçimde, bağımsız milletvekili adaylığını koyan bir kişinin bulunduğu, bu kişinin isminin de, adını bu gün rahmetle andığım "Ali Rıza Bozkurt" olduğunu sandığım, benzerlerini İkinci Dünya savaşını anlatan Hitler filmlerinde görmeye alıştığımız, sabahları mezbahadan etleri taşıyan belediyenin tek şoförü "Bostankolu'nun" kullandığı belediyenin tek motorlu aracı olduğu ve ilçenin tek belediye zabıta memurunun ise "Rahmetli Zabıta Deli Kemal" olduğu yıllar, benim kekliğimin bir kayıt demirine satıldığı yıların hemen öncesidir..
Köy yerinde bir evde "Singer dikiş makinesi" varsa o evin halinin vaktinin yerinde olduğunun göstergesi olduğu, evlenecek kız analarının kızını verirken oğlan tarafından mutlaka "Singer dikiş makinesi" alınması şartını koştuğu yıllar ile köyde büyükten küçüğe herkesin, kara lastiği bırakıp, "Dora" marka kırmızı lastik ayakkabı giymeye başladığı, bu ayakkabıların tamiri için, alet edevatı sadece ocakta kızdırılan bir maşa olan bir ayakkabı tamircisinin her evde bulunduğu, bizim köyün içinde bulunan harman yerlerinin ve dam üstlerinin, elde pamuklu bez dokuma tezgahları çulfalıklara “direzi çezmek” için de kullanıldığı yıllar, bir kınalı kekliğin bir kayıt demiri karşılığı satıldığı yıllarla aynı yıllara rastlar.
Her türlü özendirme yöntemi kullanıldığından, günümüzde çocuklarımız oralarda vakit geçirmek için can atarlar hale getirildiler. Buralarda yemeye alıştıklar Amerikan özentisi gıdalar nedeniyle artık obezlik çocuklarımız için öncelikli sağlık sorunu haline geldi. Nerelerden mi bahsediyorum? Dişimizden tırnağımızdan artırarak, o dershanen bu dershaneye dolaştırmamız sonucu kazandığı dört yıllık üniversite işletme bölümünden mezun olan sırım gibi oğlumuz kapısına güvenlik görevlisi oldu diye sevindiğimiz alışveriş merkezlerinden, son on yılda ülkemize yapılan yegane yatırım türü olan, nedense onların dışında başka yatırım yapılmayan AVM'lerden bahsediyorum. İçinde, tarih boyunca sömürgelikten kurtulamamış, hiç bir yemek kültürü olmayan, börtü böcek kavurup yediklerini televizyonlardan izlediğimiz Güneydoğu Asya ülkelerinin sokaklarında gördüklerimizin benzeri kulübelerde, ülkemizin kan eksen can biter topraklarına üreticimiz tohum atamaz duruma getirildiği için iş bulamayan, herhangi bir güzellik yarışmasına girse yadırganmayacak güzellikte ziraat mühendisi kızlarımızın tezgahtar olarak bardağı beş liraya haşlanmış GDO'lu mısır sattığı, büyük şehirlerdeki anlı şanlı AVM'lerden. İşte bu AVM'lerin park yerlerinde sıra sıra dizilmiş otomobiller gibi, cuma günleri Gülnar pazarına gelen köylülerin, koca kavağın dibindeki pazar yerinden aşağıya doğru, Boyana deresinin iki yamacında, her çalının dibine bir olmak üzere, onlarca karakaçanın bağladığı yıllar benim kekliğin bir kayıt demiri karşılığı satıldığı yıllardır.
Her yıl güz mevsimi geldiğinde, Gülnar'da koca kavağın dibindeki pazar yerinde, Ermenekli altın dişli yaşlı yörük kocasının, tabanı kamyon lastiği, sayası yorak Ermenekli ayakkabısı, renkli yorak edik ve un çuvalları içinde keski çekiç ile kırılarak parçalanan tak tak helva sattığı, yine güz mevsimlerinde, Gülnar'ın etrafında çamlıklarda konaklayan, nasıl oluyorsa üzerine bindikleri her topal eşek rahvan koşan ata dönüşen, bu durum herkes tarafından bilindiği halde, yine de her seferinde kandıracak bir köylü yurttaş bulabilen, iştigal sahaları at eşek trampacılığı olan, ilçemize nereden geldiklerini bilmediğim "Tangırcı" aşiretlerinin ilçemize geldiği yıllar, benim kınalı kekliğin demirciye satıldığı yıllardır.
Gülnar'da "Bu gün Mersine gittim geldim" diyen bir kişiye, "Hangi firmayla, kaç arabaysıyla, sabah arabasıyla mı öğle arabasıyla mı?" sorularının sorulmadığı, sadece günde tek servis ve Gülnar'da toplam üç otobüsün olduğu, ancak "Divriki'yle mi, Zehir Ahmet'le mi yoksa Ali'yle mi" sorularının sorulabildiği, ilçede en hızlı aracın Jet Osman'ın Cipi, en hızlı şoförün de rahmetli Jet Osman olduğu, ilçede en usta ve mesleğinde saygı gören kıdemli, şoförün kişinin ise Rahmetli Arap Remzi olduğu yıllar benim kekliğimin bir saban demirine gittiği yıllarla aynı yıllardır .
Geçenlerde bir internet sitesinde, fast food demek çağdaşlık demekmiş gibi biraz böbürlenme ve özenti kokan, Gülnar'da bir fast food ve kahvaltı dükkanın açıldığını müjdeleyen bir ilan gördüm. Tavuk dendiğinde kimsenin aklına asla marketteki tavuğun gelmediği, ilçede hiç "market" adı altında dükkanın bulunmadığı, dükkan deyince akla sadece makara ipliğinden fare kapanına, asma kilitten lokuma malzemelerin satıldığı bakkal dükkanlarının geldiği, tavuk etinin kasapta bile satılmadığı, tavuk eti için mutlaka kümesten bir tavuğun kesilmesi gerektiği , bu nedenle soğuk bir Gülnar sabahında çarşıda bir sabah kahvaltısı edelim dendiğinde,kimsenin aklına lokantada arabaşı kıvamında bir tavuk çorbası içmenin bile pek yaygın olmadığı, Gülnar'da çarşıda sabah kahvaltısı denince herkesin aklına Tokalı'nın fırınından alınacak mis gibi kokan bir çarşı ekmeği, Bahşışlar'ın bakkalında, yan yana duran üç tulum peyniri derisinden, ortada maviye kaçan küfü bol peynir basılı olan ak kıllı keçi derisinden tarttırılacak biraz tulum peyniri, Bekir Hoca’nın çocuklarının bakkalından alınacak üç yüz gram kepek helva, ayazda üzeri buğulanmış iki salkım sık takkara üzümüyle Bülbül’ün Kahvesi'nde tahta masaya konulmuş gazete kağıtlarının üzerinde yapılacak kahvaltı geldiği, ülkede tüm tatlıcıların adının Veysel veya bilemedin Arif olduğunu sandığım yıllar iki palazımdan ancak bir tanesini büyütüp keklik yapabildiğim yıllardır.
Gülnar'da lisenin olmadığı, okuması düzgün, ortaokullu gayretli öğrencilerin daha ileri okullara devam edebilmeleri için, "Bu çocuğa bir cemaatin sahip çıkması gerekir" cümlesinin kurulmasının akıllara hiç gelmediği ama, çokça "Bu çocuğa devletin mutlaka sahip çıkması gerekir" cümlesinin kurulduğu, bu cümlenin evrensel bir insan hakkıymış gibi altının çizildiği, bu cümlenin gereğinin de öyle veya böyle devlet tarafından yerine getirilmeye çalışıldığı, ülke insanını tümünde de "çok ve düzgün çalışırsak ülke olarak aydınlık yarınlara mutlaka kavuşuruz" duygusunun hakim olduğu yıllar, kınalı kekliğimin Gülnar’da bir demirciye bir kayıt demiri karşılığı verildiği yıllardır..
Gülnar’ın sınırları içinde olduğu halde, kasıtlı yapılıyormuş gibi gazete haberlerinde çoğu zaman adı Gülnar adıyla beraber anılmayan, bilim adamalarının yapıldığında yirmi kilometrelik bir çember içinde kanser vakalarının yüzde yüz yirmi artacağını söyledikleri, buraya yapılacak diye belirlenen yerdeki tesislerde işe girenler ve hatta bunların çocukları aynı yerden emekli olduğu halde, bir türlü inşaatına başlanamayan "Akkuyu Nükleer Santiarlı" yan tesislerinin inşaatının başlaması, benim kınalı kekliğimin satılmasından sonradır.
Biraz da sekiz yıllık eğitime geçilmesi ve taşımalı sistemle köy çocuklarının ilçeye taşınması bahane edilerek, birilerinin arayıp da bulamadığı fırsat değerlendirilip, köyde devletin tek temsilcisinin öğretmen olmasından rahatsız olanların, öğretmeni köylülerden tamamen yalıtmakta, öğretmen ile köylünün arasına mesafe koymakta başarılı olduğu yıllar, on dört yumurtalı keklik yuvası bulduğum yıllardan çok sonradır.
Küçük yerleşim yerlerinde insanlarının doğal olarak bulundukları yerleşim yerinin büyüdüğünü, geliştiğini, modernleştiğini, yaşadıkları yerleşim yerlerinde çağdaş hizmetler verildiğini görmeleri o insanlara gurur verir. Laf aramızda böyle bir zaaf insanların doğasında vardır. Politikacıların insanların bu zaafını değerlendirip, Gülnar çarşısında yayaların ve eşeğe binerek dolaşanların motorlu araçlara göre kat kat fazla olduğu ve sokakların henüz doğru dürüst asfalt yüzü görmediği yıllarda, insanlara hizmet veriyorum diye Gülnar çarşısındaki yol kavşaklarının trafik ışıkları ile donatılma komikliğinin sergilendiği yıllar benim kınalı kekliğimin bir demirciye satıldığı yıllardan hayli sonradır.
Bilmem o yılları sizlere tam anlamıyla tarif edebildim mi? Saygılar
MEHMET ALİ KILINÇ MART 2010 ANTALYA
|
Yorumlar
Bu yazında ikram ettiğin ( Recep Üzümü) ile unuttuğumuz güzel tatları hatırlattığın için teşekkürler.
Böylece, pazaryerindeki tezgahta göreni ürküten, ürperten, korkutup kaçırtan hormonlu fenni gübreli biber azmanlarını, salatalık üstü yeni bir görünüm edinmiş hıyarları, domates ve ayşe kadın fasulyeleri iyice düşman belledim. Evimizdeki (deep freezer) dolaplarda üç günde tanınmaz hale gelen evrim geçirmiş üzümleri-zaten bana yasak-kara deftere yazdım ve özlemez oldum.
Yapma be Tertip.?. Böyle yazılar yazıp, kahretme beni, canımdan bezdirme.!. Valla torunum seni berbat eder, şayet bana birşey olursa...
Güzel anlatımın için sonsuz teşekkürler.
Esenlikte ol. Selamlarımla.
Mustafa SEVİMLİ / İzmir - Ağustos'09
selam ve saygılarımla
Bilal Akkan/Antalya