|
ÇİL PALAZIM, KINALI KEKLİĞİM
Bizim oralarda ekilip diklen yer adları ya "koyak" kelimesiyle, ya "bük" bilemediniz "kepez" kelimesiyle biter. İlkokulun dördüncü veya beşinci sınıfındaydım. Köyümüzün adının sonu "koyak" kelimesiyle biten bir yerinde, ortağına, yani ekip biçmek bizden, tarla tohum başkasından, ekinimiz vardı. Buğday başaklarının yetkinleşip boyunlarını eğmeye niyetlenip, yeşilin arasında sarı rengin tonlarının görülmeye başladığı mevsimde bir gün, rahmetli babam, bu ekin tarlamızı şöyle bir gezip dolaşıp etrafı kolaçan etmeye çıkmış. Akşam eve dönüp geldiğinde, laf arasında, ekinlikte bir keklik yuvası bulduğunu söyledi. Tarlanın ortasıdaki teras anlarından, etrafı karağanlarla çevrili kara mersinin dengindeki en alttan üçüncü anın dibinde, anın üstündeki sakızlak ağacının tam altında, piynar çalısını geçince, kızılcıkların hemen yanındaki sarı çiçekli nalçeken otlarının arasında diye de yuvanın yerini tarif etti. Benli bensiz yolunuz ekinliğe düşerse, hayvan yumurtaların üzerine kuluçkaya yatmış olabilir, mümkün olduğu kadar yuvaya uzak durun, hayvanı tedirgin etmeyin diye de tembih etti.
Yangın nedeniyle şimdi köyümüzde artık ne keklik kaldı, ne de yöremizde "Mart dokuzunda dokuz yumurtamı bulmayan çobanın gözü kör olsun" dedikleri tevatür edilen bu kekliklerin yuvaları. Ama o yıllarda kırlarda keklik yuvası bulunması olağan durumlardandı. Köy yerinde çoğu kişinin, böyle keklik yuvası bulmaları durumunda, yumurtaları eve getirip, tavada kırıp bir güzel yemeleri, olaya, "Av helaldir, Allah'ın dağında keklik tükenir miymiş, her şey insanlar içindir" şeklinde yağmacı yaklaşmaları, denk düşürdüklerinde arkası palazlı anaç kekliği bile avlamaları normal olaylardandı.
Şüphesiz babam, bir keklik yuvasının dağıtılması ile bilmem kaç koyağın kekliksiz kalacağı, keklik nüfusunun azalmasının, ekili dikili araziye son derece zararlı olan çekirge nüfusunu artıracağı, keklik nüfusunun azalmasının, dağı taşı saracak, kene, sakırga ve çeğe zararlılarının artması sonucunu doğuracağını söyleyebilecek kadar çevre bilincine sahip değildi. Ayrıca babam "yürüyen bir arabanın, en küçük bir vidası eksildiğinde, araç o anda stop etmeyebilir, ancak bu vida en kısa zamanda yerine konulup tamam edimezse, bu vidanın eksikliği, ilerde daha büyük sorunlara yol açarak, aracın ömrün tamamen sona ermesini çok daha öne çekebilir. Evrenin sistemi de buna benzer. Çevremizde gördüğümüz canlı cansız her bir varlığın vaktinden biraz daha önce yok olması, muhteşem denge zincirinin bir halkasının kırılması, dünyamızın yaşanılamaz hale gelmesi sonucuna vaktinden bir adım daha önce yaklaşılması demektir. Kim bilir, yumurtalardan çıkacak on tane kekliğin eksik olması bile, yerküremizdeki yaşamın tamamen yok olma anını bir adım öne çekebilir" diyebilecek kadar birikime sahip birisi değildi. Yumurtadan yavrularını çıkarmak ve büyütmek için yuvasında yumurtaları üzerinde oturan kekliğin yavrularına karşı görevini yapan fedakar bir ana olması nedeniyle, bu konuda babamın söyleyecekleri sadece "günah olur" kelimeleriyle sınırlıydı. Babamın ilkokul yılları tam eski Arapça yazıdan yeni harflere geçildiği yıllara rastladığı için, hem eski yazıyla, hem de yeni yazıyla okuma yazma bilen, ömrü boyunca biri normal, biri de ikinci harpte ihtiyat askerliğini yapmak için olmak üzere, topu topu iki defa ilçemiz dışına çıkabilmiş biriydi. Babamın keklik yuvası konusunda söyledikleri "günah olur" kelimelerinden ileri gitmese de, köydeki çoğu babaların aksine, yine de, köy yerinde gençlerin sadece sofra duasını Arapçasını ezberleyip, düğün bayram yemeklerinde bu duayı ezbere okuyabiliyor olmanın öbür dünyada ve bu dünyada, iyi birer insan olabilme işini halletme açısından yeterli olmadığını bilen, bu dünyada yaşamda nelerin olup bittiğini kavrayabilmek, yurduna ulusuna faydalı iyi bir insan olabilmek için daha başka şeylerin de öğrenilmesi gerektiğine inanan ve bunda ısrar edebilecek bilinçte bir insandı.
Ertesi gün ekinliğe gittiğimde, babamın tarif ettiği keklik yuvasını elimle koymuş gibi buldum. Yuvanın üzerinde anne keklik varsa ürkmesin diye, yaklaşmadan yuvayı uzaktan kontrol ettim. Henüz kuluçkaya yatmamış olacak ki, anne keklik yumurtaların üzerinde yoktu. İyice yuvaya yaklaşıp yumurtaları saydım. Geçmiş gün tam sayıyı net olarak hatırlayamıyorum ama, yuvada 13 - 14 kadar yumurta vardı. Aradan bir kaç gün geçip tekrar ekinliğe gittiğimde, yuvayı yine uzaktan kontrol ettim, bu defa anne kekliğin yumurtalarının üzerine kuluçkaya yatmış olduğunu gördüm. Anneyi tedirgin etmemek için görmezden gelip yuvadan uzak durdum.
Bir hafta on gün sonra, iyice sararıp olgunlaşan ekini dermeye başladık. Yumurtaların üzerinde oturan anne keklik rahatsız olmasın diye, ekini dermeye tarlanın yuvaya en uzak bir ucundan başladık. Ailenin büyükleri bir ellerinde orak, diğer ellerinin parmaklarına taktıkları ağaçtan yapılmış ekin biçme ellikleri, kavurucu güneş altında, ekin eğnerinin arkasında ekin dererlerken, ben bir yandan tarlanın ekinleri derilen yerlerinde otlayan çift öküzlerimizin, ineklerimizin, biçilmeyen yerlerdeki ekine zarar vermemeleri için önlerinde durup göz kulak olurken, diğer yandan da, yanına fazla yaklaşmadan, yuvasında kuluçka basan ana keklikten gözümü ayıramıyordum. Ekine başladıktan sonra on iki gün falan geçti. Ekini biçmeyi de bir hayli kolaylamıştık. Bir öğle vakti kaşla göz arasında anaç keklik yuvadan kalkıp, ekin tarlasının yan tarafında bulunan çam toruluğunun kıyısındaki, çalı süpürgesi, çatlı dikeni, azgan, tesbi, ve kesme çalılarından oluşan sık çalılığa doğru uçtu, çalılıkların arasına kondu ve kayboldu. Anne keklik kendisi görünmüyordu ama, başladı avaz avaz aralıksız ötmeye. Ne olup bittiğini anlamak için, gittim yuvayı kontrol ettim. Bir de ne göreyim, yuvadaki yumurtalar çatlamaya başlamış. Yumurtalarını çatlatıp çıkan palazlar, bir yandan ıslığa benzer sesleriyle öterek annelerine cevap veriyorlar, diğer yandan ekin anızı ve kuru otların arasında, daha üstleri bile doğru dürüst kurumadan annelerinin sesinin geldiği tarafa doğru koşuyorlardı. Koşuyorlardı diyorum ama aslında renkleri ve keklik palazlarının üstün saklanma yetenekleri nedeniyle kendilerini doğru dürüst seçemiyordum. Ancak ıslık seslerinin hızla çalılıklara doğru uzaklaştığını hissediyordum. Yeri gelmişken anlatayım; keklik palazları yumurtadan çıktıktan sonra, beş altı aylık olup ergin bir kekliğe dönüşünceye kadar, görüntü olarak normal kekliğe hiç benzemezler. Sadece gri renkli, çilli birer civcivdirler. Erişkin keklikte olduğu gibi, karınlarının altında damaları yoktur, gagaları, ayakları ve göz kapakları henüz ergin keklikte olduğu gibi kırmızı renkte değildir. Gagalarından gözlerini içine alıp, kafalarının gerisine ve boyunlarına doğru uzanan siyah sürme deseni oluşmamıştır. Türkülerde adı geçen damalı kınalı keklik görüntüsüne en az altı ay sonra dönüşürler. Doğal ortamlarında annelerinin yanında olmaları durumunda, on beş gün gibi kısa bir sürede kanatları gelişir ve uçabilir hale gelirler. Palazların olağanüstü saklanma yetenekleri olduğu, açık ortamda çalılıkların otların arasında, ayaklarına çer çöp alıp sırtüstü yatarak kamufle olabildikleri tevatürünü duydum, ama gözlerimle görmedim. Yuvada yumurtadan henüz çıkmaya çabalayan çil palazlardan iki tanesini yakalayıp, gömleğimin içine, koynuma kattım. Sadece ıslıklarını duyduğum diğerler palazlar, ıslık çala çala, durmadan kendilerini çağıran annelerine kavuşmak için çalıklara doğru koşup, çalıkların arasında kayboldular. Bir iki saat sonra, yuvada kalan çatlamamış iki yumurtayı merak edip kırdığımda, birinin içinde palaz oluşmadığını, diğerinin içinde de tüyü bile çıkmamış ölü bir palaz olduğunu gördüm.
Palazlarımı o gün akşama kadar gömleğimin içinde taşıdım. Akşam eve gelince, evin büyüklerinin de yardımıyla ilk işim, palazları koymak için bir palaz kabağı yapmak oldu. Palaz kabağı, su kabağından, içine keklik palazlarını koymak için yapılan bir tür kafestir. Orta boy bir su kabağının başı, boynun alt kısmından kesilerek kabağın üstünden kabağın içine el girecek genişlikte bir ağız deliği açılır. Kabağın içi ve çekirdekleri temizlendikten sonra, kesik ağız deliğinin kenarlarına, karşılıklı, küçük yassı delikler açılır. Palazlar, bu kabaktan kafesin içine konulduktan sonra, kabağın ağzı, karşılıklı delinen yassı deliklerden kargıdan dilimlenerek yalmış çıtalar geçirilerek kaçmasınlar diye örülür. Bu kabakların üzerlerine, aydınlatma, havalandırma ve palazları beslemek için palazların çıkamayacağı küçüklükte yeterli deliklerin açılması da gerekir. Ben yaptığım kabakta bu delikleri de tamamlayıp palazları kabaklarına koydum. Tabi analarının sıcak kanatları arasında olmadıkları için, incecik tüylü taze palazlarım akşam ayazında üşümesinler diye kabağın üzerini bir örtüyle güzelce örttüm.
Çok sevinçliydim. Ertesi sabahı iple çektim. Şaka değil, benim yaşımda binlerce çocuğun rüyalarında bile göremeyecekleri bir oyuncağım, kabak içinde iki tane palazım vardı artık. Keklik palazları, civcivler gibi kırık buğday, bulgur, küçük çekirge, biraz yetişkinleri de yeşillik olarak tohumeken otu, taze buğday filizi, her tür uçan kaçan küçük haşere, böcek ve karınca yerler. Palazlar ve yetişkin keklikler özellikle çekirgeyi çok severler. Ertesi gün ekinliğe kabak içinde götürdüğüm palazlarımı, ekin anızından yakaladığım çekirgelerle bol bol besledim. Karınları doyunca ıslık sesine benzer ötüşleriyle ötmeye başladılar. Ben de ıslıklarına ıslık çalarak cevap verdim. İki gün içinde onlar da ne zaman ıslık çalsam, bana öterek cevap verir hale geldiler.
Palazlarımı yakaladıktan dört beş gün sonra, keşikçilerin de yardımıyla bu koyaktaki ekinimizi dermeyi bitirdik. Keşikçilik köy yerinde bir yardımlaşma şeklidir. Diğer komşuların işi olan komşusuna karşılık beklemeden yardıma koşmasına "imece", karşılığı olan yardımlaşmaya da keşik denir. Karşılıktan kasıt maddi karşılık değildir. Keşikte karşılık yine emekle ödenir. Yardım eden komşuya, onun da işi olduğunda emeğiyle yardım etmek üzere ekin derilmesi, fıstık çapalanması, fıstık sökülmesi gibi işlerde borçlanılmaya, birbirlerine emek karşılığı borçlanarak yapılan yardımlaşmaya "keşik" denir.
Köy yerinde işin bittiği hiç görülmemiştir. Hele o mevsimde iş hiç bitmez. İşin biri biter diğeri başlar. Koyaktaki ekinimizin derilmesi bitti ama, arkasından bükteki ekinimizi dermeye başladık. Benim bu ekinlikte de baş görevim, yine ekin anızında evin hayvanlarını kollamak. Bazen de şayet ekinliğe yakın bir pınar varsa, iş yaparlarken güneşin altında kavrulan büyükler “pınardan bir su doldur gel” dediklerinde, taşıyabileceğim büyüklükte bir su kabağıyla, pınardan taze su doldurup getirmek. Bu işlerimin yanında artık zevkle yaptığım bir işim daha var. Ekin anızından çekirge yakalayıp kabaktaki palazlarımı beslemek. Yöremizde her mevsim poyraz eksik olmaz. Taşeli insanı onunla yaşamaya alışkındır. Ancak estiğinde her canlının yaşamını alt üst eder. Ekinimiz dermeye devam ettiğimiz poyrazlı bir günün kuşluk vakti, poyrazın da etkisiyle palazlarımı kabaklarında biraz durgun gördüm. Kanatları gelişmediği için, palazlarımın henüz uçup gitme tehlikeleri yoktu. Anızda, kaçıp saklanmayacakları, geniş, çalılıklardan uzak açık alanda, palazlarımı kabaklarından çıkardım, güneşlensinler diye kuytu bir yere koydum. Poyrazlı havanın etkisiyle sarhoş gibilydiler, pek hareketli ve neşeli değillerdi. Kaçıp saklanmaktan ziyade oldukları yerde durup pinekliyorlar, ara sıra çaldığım ıslığa, ıslıkla cevap veriyorlardı. Bir ara yanlarından biraz uzaklaştığımda ne yaptılar dersiniz? Kaçıp saklanmayı geçtim, bir de baktım her ikisi de hem ötüp, hem de arkamdan bana doğru koşuyorlardı. Anladım ki, annelerini ve doğal ortamlarını hiç tanımamış olan palazlarım, doğaya kaçıp saklanmak yerine, anlaşılan anneleri yerine koydukları bana doğru koşuyorlardı. Doğrusu böyle bir şey olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Yeri geldi anlatayım. Bazen ekin derenlere su da taşırdım dediysem, ekinlikte su ihtiyacı her zaman sadece benim taşıyabileceğim küçüklükte su kabaklarıyla taşınarak karşılanmazdı. Çeşme veya pınar ekinliğe uzaksa, ekinliğe su eşek sırtında, su tuluklarıyla taşınırdı. Su tulukları ise, tulum halinde soyularak ayakları ve baş kısmı iplerle boğulmuş, üzeri kıllı bütün keçi derisinden başka bir şey değildi. Adına yöremizde “çeft” denilen pelit palamudu kurutulup dibeklerde dövüldükten sonra, bu kırık çeftler, tulum halinde soyulmuş çiğ keçi derisinin içine basılıp, çiğ derinin bu yöntemle pişirilmesiyle yapılırdı. Bu işlemden geçirilen derinin içindeki su içilebilir hale gelirdi. Yazın sıcak günlerde pelit gölgesine konan su tuluğundaki su uzun süre pınardan doldurulduğu şekilde taze veya gece ayazında soğuduğu gibi soğuk kalırdı.
Bu arada palazlarıma bulduğum daha büyük bir kabaktan palaz kabağı yaptım. Bu kabağı yaparken bir hayli özendim. Geniş kabakta sanırım daha rahat ettiler. Yeni palaz kabağının üzerine, köyde herkesin palaz kabaklarına yaptığı gibi, rahmetli anamın da yardımıyla, köyde hali vakti yerinde, özenle yapılmış muntazam evi olan, bir kaç komşumuzun evlerinde bulunan, tahtadan yapılma musandıra yüklüklerin üzerine işlenmiş, oyma lale desenlerine benzer delikler deldim. Kabağın üzerine, çakı bıçağının ucuyla, ıstar tezgahlarında , un çuvalı olarak kullanılmak üzere veya göç esnasında içine pılı pırtı konulmak için koyun yününden çok sıkı dokunmuş, adına yünala denilen, yün çuvalların üzerinde her renkten yün iplerle işlenmiş, Yörük deseni yanış motiflerine ve Türkmen kilimi desenlerine benzer süslemeler çizdim. Bu çizimleri renkli kalemlerimle boyadım.
Benim köyüm, Taşeli Platosu'nun Akdeniz kıyısından Toroslar’ın böğrünü, keskin bir bıçakla açılmış gibi dağları yaran vadilerin birinin, daha içerilerde çukur bir çanak şeklini almış bölümünde yer alır. Palazlarımı yakalamamın üzerinden yirmi gün geçmişti. Çanağın içinde bulunan koyaktaki ve bükteki ekinlerimizi derdik, desteleri harmanlara yığdık. Sıra geldi, biraz daha yüksekte, vadi çanağının dışında bulunan kepezdeki yeni olgunlaşan ekinimizin derilmesine.
Tüm ailemin o günkü mevcudu, anne, baba, ben ve kardeşim, toplam dört kişi. Ailenin üretip sattığı ürünler arasında buğday ve daha başka hiçbir ekin ürünü yok. Dikkat ettiyseniz sadece dört kişilik ailenin ihtiyacı için, ikisi ortakçılık olmak üzere, her birinin derilmesi en az bir hafta sürmek üzere, üç ayrı yerde ekinimiz olduğundan söz ettim. O yıllarda yöremizde, tarlanın kayıtla ve çift öküzüyle sürülüp ekildiğini, orakla biçildiğini, harmanın atlı düvenle sürüldüğünü söyleyip, o günlere göre bu konularda bu gün yaşanan değişimleri yeri geldiğinde başka bir yazı konusu yapmak üzere bir yana bırakalım ve biz şimdilik palazlarımdan söz etmeye devam edelim.
Kepezdeki ekinimizi dermeye başlamamızın ikinci veya üçüncü günüydü. Yine hava poyrazlı, vakit kuşluk vaktiydi. Her zamanki gibi ekinlikteki anlattığım görevimi yapıyor, köy yerinde evin horantasına dahil bireyler haline gelmiş olan hayvanlarımızın ekin biçilmemiş ekine ve toplanmamış desteye zarar vermesinler diye onlara göz kulak oluyordum. Artık bunun yanında palazlarıma bakma gibi bir işim daha olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Palazlarım sabah serinliğinde, poyraz havasının da verdiği sersemlikle, kabaklarının içinde biraz durgun ve neşesiz görünüyorlardı. Nasıl olsa kaçıp kaybolacaklar diye bir endişem olmadığından, güneşlenip ısınsınlar, havalansınlar diye, palazları kabaklarından çıkarıp, bir çömenin güneş gören kuytusunda anızların arasına, koydum. Palazlarımı kabaklarından çıkardım ama, koyduğum yerde hareket etmeye pek niyetleri yoktu. Oldukları yerde, gözleri yarı açık yarı kapalı, tüylerini kabartmış, ayakta duruyorlardı. Yine de yanlarından uzaklaştığımda, çaldığım ıslıklara, ıslığa benzer ötüşleriyle cevap veriyorlardı. Orada güneşlensinler diye kendi hallerinde bıraktım. Aradan epey bir zaman geçti. Kabaklarına koyma zamanıdır deyip palazları bıraktığım çömenin kuytusuna gittim. Palazlardan birini bulup kabağına kattım. Diğer palaz bıraktığım yerde yoktu. Anlaşılan palazım hareketlenip yer değiştirmişti. Çaldığım ıslıklara verdiği cevaptan, sesinin çok yakından bir yerlerden geldiğini hissediyor, ama esmez olası poyrazın etkisi yüzünden, kuru otların arasında seçilmesi zaten zor olan palazımın bulunduğu yeri bir türlü tam olarak kestiremiyor, göremiyordum. Şu satırları yazdığım anda bu gün bile, o kötü anı hala hatırlıyor ve çok üzülüyorum. Ayakta durduğum yerde çok küçük bir adım attım, attım ama yaptığımın son anda farkına varıp ayağımı geri çektim ama, olan olmuş, iş işten geçmişti. Meğer poyrazlı günün sabah ayazında olduğu yerde tüylerini kabartmış pinekleyen göremediğim kayıp palazım, iki ayağımın arasındaymış. Evet, zavallı palazımın üzerine basmıştım. Bir veya iki defa ağzını açtı kapadı. Yapacak bir şey kalmamıştı. Palazım ölmüştü. Çok üzüldüm, ağladım, ama yapacak bir şey yoktu. Artık sadece bir tane palazım kalmıştı.
Ekinler derildi. Ekin desteleri harmanlara yığıldı. Günlerce harmanda düvene koşulu atlar bıkıp usanmadan döndüler. Saplı ekinler bu dövenlere malamaya dönüştü. Poyrazın fırsat verip rüzgarın batı yeline döndüğü günlerde malamalar yabalarla savrulup, buğday ve saman olarak ayrıldı. Buğdaylar gözerlerle elenip çeçler yapıldı. Harman işleriyle uğraşılırken, harmanın yanından gelip geçen çoluk çocuk herkes tarafından eksiksiz "bereketli olsun" dendi. Günlerce eşeksırtında kıl çuvallarla samanlar samanlıklara, zahireler ambarlara taşındı. Haziran temmuz ayları geçti, ağustos geldi. Yaylalarda taşların arasından aniden sergi çiçekleri fışkırdı. Tarlalarda kurumuş pelit kütükleri yakılarak sarı üzüm kurutmak için mis gibi meşe külleri hazırlandı. Sergi yerlerinde, bir bölüme siyah takkaralar ve kişniş üzümleri, bir tarafa meşe külünden yapılan küllü su kazanlarına batırılan sarı üzüm salkımları serildi. Mevsim güze dönmeye yüz tuttu. Bağlarda şekere kesen altın sarısı üzümler toplandı, büyük selelerle şıhranalara taşındı. Usta çıplak ayaklar şıhrana teknelerinde üzümleri ezdi, üzümler şıraya, şıralar kaynatılarak pekmeze dönüştü. Pekmezler, uzun kıllı keçi derisinden pekmez derilerine dolduruldu. Yaylalarda kurağına tarlalara buğdaylar ekilmeye başlandı. Yaylak yerlerine ve daha yüksekçe yerdeki tarlalarının başına harman kaldırma bahanesiyle yaylamaya çıkan herkes, yavaş yavaş köye dönüş göçüne başladılar. Kalan tek palazımı, bu işler yapılırken, yaz boyunca her gittiğim yere beraberimde götürdüm. Ekin anızından yakaladığım çekirgelerle, yarılmış buğday ve bulgurla, saksılarda çimlendirdiğim arpa filizleriyle, marulla, bahçeden topladığım tohumeken gibi yenilebilen çeşitli yeşil otlarla besledim.
Palazım bir hayli büyümüştü artık. Mevsim yazdan güze döndükten sonra, köy damımızın, “Aman Eşref ” türküsünde sözü edilen değirmi hayat gibi pek değirmi olmayan, küçük ince uzun hayat bölümünün bir köşesine, palazım için çakıştırdığım sandıktan tahta kafesi yerleştirdim. Palazımı gündüzleri bu kafese koyuyordum. Geceleri ise, evin içinde, süslü kabak kafesinde yatıyordu. Kendisi ait olduğu dağları kırları çalılıkları, anasını hiç tanımadığı için, palazımı açık alana bıraksam bile, beni terk edip dağlara uçup gideceği hiç yoktu, ama onu kapalı tutmamın asıl nedeni, kendisinin daha çok etraftaki kedilerden köpeklerden zarar görmemesi içindi. Ama doğrusunu söylemek gerekirse kekliğimin ortalıklarda evin bir tavuğuymuş gibi dolaşması benim hoşuma gitmiyordu. Kekliğim kafesinde keklik gibi durması bence daha bir güzeldi.
Yaz geçti güz geldi, güz de yavaş yavaş kışa dönmeye başladı. Palazımın kendisine boz çilli, bildiğimiz bir civciv görüntüsü veren tüyleri zamanla döküldü, yenileri çıktı. Kanat telekleri tamamlandı. Karnının altındaki muhteşem damalar ortaya çıkmaya başladı. Mart ayı geldiğinde palazımın ayakları ve göz kapakları siyahtan kırmızı renge dönüştü. Kafasının yan taraflarında gözlerini içine alan sürme şeklindeki şahane siyah desen tamamlanıp, palazım artık tam bir kınalı kekliğe dönüşmüştü. Bu arada kekliğimi, bir tanıdığın kullanmayıp bir köşeye attığı, kullanmam için bana verdiği, yörede sadece içine keklik koymak için yapılan süslü yeni kafesine koydum. Palazlığında sadece ıslık çalar gibi öten palazım artık kafesinde durduğu yerde duramıyor, kafesinde oradan oraya zıplıyor çığlıklar atıyordu. Normal bir keklik gibi öter hale gelmişti. Görünüşüne bakıp kuşların cinsiyetini anında söyleyecek şekilde bu işin bilenleri olduğunu biliyorum. Benim bu konuda böyle bir birikimim yoktu ama, ilk bahar aylarında, huysuzlaşıp, çığlık atmasına, sık sık, coşku içinde ötmesine, kendisine yem verirken kafesine elimi yaklaştırdığımda kafesinin yem deliğinden parmaklarıma gagasıyla saldırmasına bakılırsa, kekliğim erkek bir keklikti.
Bahar geçti tekrar yaz geldi, bir yaşını deviren kekliğimin tüyleri döküldü tekrar yenilendi. Kekliğim yeni tüyleriyle daha da güzelleşti. Köy yerinde tüm aile, yukarıda anlattığım, geçen yıl yaşanan meşakkatleri tekrar kekliğimle beraber bu yıl da yaşadık. Yaz geçti tekrar güz geldi. Okulların açılma günleri yaklaştığı günlerden bir gün, bir cuma sabahı yataktan kalktığımda, kekliğimin kafesiyle birlikte yerinde olmadığını gördüm. Rahmetli anama sorduğumda, babamın kekliğimi, cuma günü sabah erkenden Gülnar'a pazara satmak için götürdüğünü söyledi. Çok üzüldüm, sinirlendim, ağladım, ama yapacak bir şey yoktu. Tek tesellim, babamın müşteri bulamadığı için akşama, satamadan keliğimi eve geri getirebileceği umuduydu. Akşam babam pazardan eve geldiğinde maalesef yanında keklik yoktu. Kekliğim için günlerce üzüldüm, sinirlendim, söylendim. Sonradan öğrendim ki, babam kekliğimi satmak için zaten bir önceki cumadan alıcıyla sözleşmiş. Kekliğimin alıcısı bir haftada önceden zaten belliymiş, ama durumu benden saklamışlar.
Şimdi Gülnar'da, "Gülnar Hatun" anıtının bulunduğu kavşaktan doğuya doğru, Ziraat Bankası ile Belediye Düğün Salonun arsından, eski askerlik şubesi yönüne doğru giden sokağın üzerinde, o yıllarda sağlı sollu, özellikle sonbaharda "kayıt demiri" denilen kara saban demiri, nacak, kazma, balta, boynuz saplı çakı bıçağı imal eden, bu avadanlıkların bakımını yapan, yülüyen, aynı zamanda atlar ve eşekler için demir nal yapan, bu nalları bu hayvanların ayaklarına çakan, sayıları onu aşan demirci dükkanlarıyla, bakır kap kacağını kalaylatmak için yine o yıllarda, her evin en az yılda bir defa mutlaka işinin düştüğü birkaç kalaycı dükkanı vardı. Yeri gelmişken not düşmek gerekirse; bu demirci ve kalaycı dükkanlarının bir kısmı da, babadan oğla bu işleri ustalıkla yapan Roman yurttaşlarımıza aitti. Anlattığına göre babam, kekliğimi para karşılığı değil, bu demirci dükkanlarının birinin sahibiyle, bir "kayıt demiri" karşılığı trampa etmişti.
Bu gün geriye dönüp baktığımda, rahmetli babamın, tam okulların açılmasına yakın günlerde, okul zamanı, vaktimin büyük bir bölümünü kekliğe ayıracağıma endişelendiğini, veya hakikaten yaklaşan ekin ekme zamanında belki de gerçekten bir kayıt demirine ihtiyacı olabileceğini düşünüp, bu gün kendim de bir baba olarak, babama o gün kekliğimi sattığında kızdığım kadar bu gün hiç kızamıyorum.
Kekliğimin benden sonraki sahibi demirci, benim kınalı kekliğimi kafesiyle götürüp, dağda bir ağaç dalına asarak, ala palazımı diğer keklikleri avlamak üzere tuzak olarak kullandıysa, kınalı kekliğim bilmeyerek hemcinslerinin katledilmesine alet edildiyse, farkında olmadan bir insan yüzünden hemcinslerine ihanet eder duruma düşürüldüyse, bunun bütün vebali günahı, benim ve ala palazımın değil, kekliğimin yeni sahibi demircinin boynuna... Gelecek yazıda kaldığımız yerden devam etmek üzere saygılar efendim.
MEHMET ALİ KILINÇ ŞUBAT 2010 ANTALYA
|
Yorumlar
Taşelinde çocukluk bu olmak gerek ve biz şanslı adamlarız böylesine güzel bir memlekettte yaşadığımız için . yazınız çok güzel çok etkileyici ellerinize sağlık.
Mehmet Ali KILINÇ
Yine bir doğa resmi güzelliğinde ve doğal anlatımdaki yazınızı büyük bir keyifle okudum.
Yazınızı, bir şeyler ilgimden kaçmış olabilir düşüncesiyle iki kez okudum. Bir zamanlardan anlamını bildiğim, büyüklerimden duyduğum şu kelime ve kavramlar bana çok şeyler anımsattı.
Kuşluk vakti
Yörük
Su kabağı
Musandıra yüklük
Istar tezgâhı
Düven
Yaba
Gözer
Şıhrana
Şıra
Uzun hayat bölümü (hayatlık)
Özellikle bu kelimelerden (musandıra, ıstar tezgahı, şıhrana, gözer ve uzun hayat bölümü) kavramlarının belli bir yöreye özgün olduğunu biliyorum.
Beş yüz yıl sonra ata yurdu Anadolu’ya dönen büyüklerimin kendi elleriyle inşa ettikleri yeni evlerinin olmazsa olmaz yerlerden “musandıra” ve “hayatlıklar’ından” vazgeçemediklerini, bu “musandıra’ların” çocukluğumuzda güvenle sığınıp, saklandığımız yerler olduğunu asla unutmadım.
Gelinlik kızların şıhrana teknelerinde yüzyıllardır ağızdan kulaklara aktarılmış her biri gerçek bir öyküden kaynaklanan türküler eşliğinde pekmezlik şıra çıkardıklarını hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Sert Balkan ikliminde içilen bir su kabağı dolusu pekmezin verdiği enerjinin nice dondurucu günleri bahar ılıklığında aşmayı sağladığını birkaç nesil büyüklerim hep anlatırdı.
“Yörük” veya “yürük” kelimeleriyle birilerinin birilerini tarif ettiğini hep duydum.
“Kuşluk vaktinin” günün ilk saatlerinde başlanan işlerin bitiminden sonra sabah kahvaltısının yapıldığı saatler olduğunu, şehirde hiç yaşamamış ve ömrünün son anlarını köydeki evinin bahçesindeki her bir meyve, sebze veya ağaç fidesini eliyle dikip büyüten sulayan ve toplarken tüketen büyük babamdaki (koca baba) misafirliklerimden biliyorum.
Bu yazınız bana, akraba olmasak da atalarımızın ortak ve benzer yaşantıyı paylaştıkları aynı yörenin insanları olabileceği izlenimini verdi. Yüzyıllar sonra ata yurduna aynı kültür özellikleriyle geri dönen büyüklerimle bir kez daha gurur duydum. Bunda da haklı olduğumu biliyorum.
Bana güzellikleri ve doğallığı anımsatan, tekrar yaşatan yazınız için bir kez daha teşekkür ediyorum.
Esen kalınız
Mustafa SEVİMLİ
İzmir